YitenCANlar

Adsız tasarım (3)

GÖZALTI VE NEZARETHANE SÜRECİM!

Ersin Can

15 Ekim 2016 Cumartesi (1. Gün)

Hayat akışımın değiştiği gün!

Sabah 7 civarı. Salonda okuma yapıyorum, mutat dışı uzun bir şekilde. Çocuklar okula hazırlanıyorlar. Kızım kapıda birisinin olduğunu söylüyor. Mercekten bakınca birden fazla bekleyenin olduğunu görüyorum. Kapıyı hemen açıyorum. İçlerinden kimliğini gösteren nazik görünümlü birisi “TEM’den (Terörle Mücadele) geliyoruz.” diyor. Durum anlaşılıyor, içeri sesleniyorum: “Polis arkadaşlar geldi!”

Evimizde 5 polis tarafından yapılan arama!

Biri kadın, beş sivil polisle salona geçiyoruz. Salonda başlayan arama mutfak, yatak odası ve üst kattaki çocuk odalarıyla devam ediyor. Özellikle 2 polisin çok mahcup halleri dikkatimi çekiyor! (Bu polislerden biri 3 yıl kadar sonra eşimle bir yerde karşılaşıyor! Eşim tanıyor kendisini! “Evet, abla mecburen geldik. Sonra ben de aynı süreci yaşadım ve ihraç edildim!” diyor.) Aramada sakıncalı bir şey çıkmıyor ve “ev temiz” diyorlar. Laptop, IPhone telefon, flash bellek ve çocukların bilgisayar hard diskine imajlarını almak üzere el koyuyorlar. “Çocukların bilgisayarı kalsa, ders çalışıyorlar” diyorum. “Almamız gerekiyor!” diyorlar. Arama tutanağına imza atıyorum. Meraklı bakışlarla olayı anlamaya çalışan 3 çocuğumu “merak etmeyin” diyerek okullarına uğurluyorum. Canlarım çok tedirginler. Polisler “işlemler uzun sürebilir” diyorlar. Eşimle “akşama dönerim!” diyerek vedalaşıyor ve polislerle bina dışına çıkıyoruz.   

Nezarethane!

Aracımın yanından geçerken “benim araba, arayacaksanız anahtar evde!” diyorum. “Gerek yok!” diyor polislerden biri ve evin 50 metre kadar ilerisinde park edilmiş olan Doblo polis aracına doğru yürüyoruz. Yaşlı bir kadın komşumuzun meraklı gözlerle perdenin arkasından bize baktığını görüyorum. Tebessüm ediyorum. Aracın en arka kısmına bindiriyorlar. Devlet Hastanesi’ne gidiyoruz. Formaliteden bir sağlık kontrolü sonrası (ildeki nezarethanelerde yer kalmamış olacak ki) bir ilçe karakolunun nezarethanesine götürülüyorum. Pikniğe gittiğimiz ilçede şimdi devletimiz beni misafir etmeyi uygun görmüştü demek ki! Yaklaşık yarım saatlik bekleme sonrası tek başıma nezarethaneye kapatılıyorum. Demir parmaklıklar arkasında 30 metre kare kadar küçük bir mekânda 2 adet tahta bank mevcut! 1 battaniye veriyorlar. Terlik dâhil içeri hiçbir şey alınmıyor. Flaş ışıklar doğrudan koğuşa vuruyor ve kameralar kayıtta. Tahta banka oturuyor ve düşünmeye başlıyorum.

Yan koğuş!

Bir süre sonra koridordan mesai arkadaşlarımdan Prof. T. hocanın sesi geliyor. Nezarethaneye takım elbise ve kravatlı gelen hoca olayın şaşkınlığını yaşıyor. “Savcı bey bize davet mektubu gönderseydi gider ifadeyi verirdik, niye nezarethaneye attılar ki?” diyerek polise soruyor. Hoca şaşırmakta haklı; Ağustos ayında üniversite OHAL komisyonunun 3 üyesinden biri olarak, hocaların yazılı ve sözlü beyanlarını not alıp, raportörlük yaparken kendini şimdi nezarethanede bulmak kolay değil! Düşmez-kalkmaz bir Allah! Hocayı da yan koğuşa koyuyorlar. Birkaç saat  sonra polise “bu bankların üzerinde uyumak çok zor oluyor, üzerine neden deri bir kaplama yapmamışlar ki?” diyerek dert yanınca, polisin “hoca, şişme yatak da ister misin?” cevabına kahkaha atmamak için kendimizi zor tutmuştuk. Şaşkınlık içindeki polis: “Sonuçta hiç birimiz Yunanistan’dan, Bulgaristan’dan gelmedik, hepimiz bu ülkenin evladıyız!” diyor hocaya. Hocanın cevabını duyunca dudaklarımızı ısırıyoruz: “Ama ben Bulgaristan göçmeniyim!” Ara ara ağlıyor bizim canımızı yakan ve şimdi canı yanmaya başlayan hoca! “Küçük çocuğum var, ben buraya niye geldim?” vs. diyor. Teselli etmek yine bize düşüyor! Ah bu içimizdeki insan sevgisi! Bizi oradan vuracaklarını sandılar, fakat zavallı duruma düşen aslında kendileri oldu!

Koğuş arkadaşım ve ilk saatler!

Bir süre sonra benim kapı açılıyor ve içeriye üniversite idari personeli F. bey giriyor. Diyarbakır’da doğmuş, büyümüş, vatana faydalı bir birey olmak için çabalamış birisi olarak o da niye geldiğini anlamaya çalışıyor. Yaklaşık 2.5 aydır açıktaymış. Ben ise 1 Eylül tarihli KHK ile ihraç edileli tam 1.5 ay olmuş!

Nezarethane vaktin adeta durduğu, saatin geçmediği mekân. Saat 11’e doğru kahvaltı malzemesi veriyor polisler. Peynir, zeytin, ekmek, meyve suyu. Polisler sağ olsunlar, 2 battaniye daha veriyorlar! 1’ini yastık, 1’ini döşek, 1’ni yorgan yerine kullanıyoruz. Seccade olarak kullandığımız bir karton dışında içerde hiçbir şey yok. Tırnak makası bile yasak. Öğlen namazını kıldıktan sonra, tahta bank üzerinde ilk uyku denemesini yapıyoruz. Parktaki evsizler gibi uzanıyoruz tahta banklara…

Akşam saat 20 civarı pide ve ayran geliyor. Çay yasak. Sadece 1 bardak çay istisna olarak içtik! Sonraki günlerde yaşlı bir polisin karton bardakta çekinerek verdiği çay harikaydı! Kahvaltı, akşam yemeği, namaz, uyku, volta ve koğuş arkadaşımla muhabbet dışında aktivite yok. Tuvalet ihtiyacı için polise seslenmek gerekiyor. Tuvalet için çok kısıtlı bir süre veriliyor.      

16 Ekim 2016 Pazar (2. Gün)

48 saatlik nezaret süremizin bitmesini ve Pazartesi günü soruşturmanın başlamasını ümit ediyorum. Koğuş arkadaşım “en az 4-5 gün buradayız!” diyor. OHAL uygulamaları kapsamında nezarethanede tutulma süresi 30 güne kadar uzatılabiliyor! Koğuş arkadaşımın sesi güzel; arada bir türkü söylüyor. Hoş sohbet birisi, hem karşılıklı konuşuyor hem gülüyoruz. 2. günü koğuş arkadaşımla muhabbet ederek bitiriyoruz. 

17 Ekim 2016 Pazartesi (3. Gün)

Polisler sabah namaz vakti doktor kontrolü için Devlet Hastanesi’ne götürüyorlar. Yan koğuştaki hocanın kelepçeli olarak diğer araçta olduğunu görüyorum. Biz koğuş arkadaşımla tek kol-ortak kelepçeli olarak ayrı bir Doblo aracın 2 metre karelik daracık arka kısmına bindiriliyoruz! Hastanede araçtan indirmiyorlar, doktor geliyor “darp ve sağlık sorunu var mı?” diye soruyor, usulen imzayı atıyor. Nezarethane süresinin 24 saat daha uzatıldığı tebliğ ediliyor ve geri dönüyoruz. Koğuş arkadaşımın tahmini doğru çıkıyor; en az 4 gün daha buradayız!

Güneş görmeyen hücrede, penceresi olmayan mekânda uzaktan gelen kuş sesleri moral kaynağımız oluyor. Koğuş arkadaşımın türküleri ve karşılıklı fıkralarla kasvetli havayı dağıtmaya çalışıyoruz. Bir akşam lahmacun, bir akşam pide dışında konforumuz yok!

Polis çocuğunun sorusu!

Görevdeki polislerden birinin çocuğu muhtemelen okul çıkışı karakola uğruyor. Normalde koğuşun olduğu tarafa geçmemesi gerekiyor. Fakat afacan çocuk laf dinlememiş olacak ki soluğu bizim tarafta alınca şaşırarak babasına “bu amcalar neden burada?” diye soruyor. Polis ne diyeceğini şaşırıp cevap bulamayınca “yaramazlık yapmışlar!” cevabını veriyor. Aslında “bu masumlar neden burada?” sorusunun cevabını tüm ülke verebilmiş değil! “Yaramazlık yapanların dışarda cirit attığı, suçsuzların içerde yattığı” bir ülkede adaletten ne kadar bahsedilebilir ki?

18 Ekim 2016 Salı (4. Gün)

Kahvaltı sonrası polisler tarafından hazırlanmamız isteniyor. KOM’a (Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şubesi) ifade vermeye götürülüyoruz. Yolda polisler teybin sesini yüksek sesle açarak güya vatan marşı dinletiyorlar! Vatan sevgisiyle alakası yok sözlerin, vatana ihanet edenlere övgüler dizen saçma ve yapay laflar yığını! Sanırım vatan haini olarak lanse etmeye çalıştıkları benim gibi masumlara çocukça bir diz çöktürme çabası bu! Polis dikiz aynasından bize bakarken, ben başımı dışarıya çevirerek zihnimde cirit atan düşünceleri hayali satırlara kaydediyorum!

Not: Sonraki yazı; SAVCILIK SORGUSU VE KARAR!

Not: Yaşadığınız veya şahit olduğunuz hikâyeleri aşağıdaki e-posta adresine ulaştırabilirsiniz. Mekân ve şahıs isimlerini doğrudan aktarmadan yazılarınızı okuyucularımızla paylaşmaktan mutlu oluruz: yitencanlar2022@gmail.com

Solverwp- WordPress Theme and Plugin